'Fransız halkı, her şeyi gördün' – Gazete Karınca

Özgür Sevgi Göral
Cezayirli yazar ve şair Kateb Yacine 17 Ekim 1961 katliamı üzerine yazdığı şiire bu dize ile başlar: ‘Fransız halkı her şeyi gördün.’ Ve şöyle devam eder: ‘Evet her şeyi kendi gözlerinle gördün, kanımızın aktığını gördün.’Kateb Yacine bu şiiri Paris’in en işlek, en turistik yerlerinde gerçekleştirilen 17 Ekim 1961 katliamının dehşetiyle yazar. Katliam günü çekilen fotoğraflar, Fransız polisi Cezayirli göstericileri Seine nehrine atarken, öldürene kadar coplayarak döverken, işkenceyle gözaltına alırken Paris’in kafelerinde bu manzarayı sakince izleyerek kahvesini yudumlayan Fransızları gösterir. 17 Ekim 1961 katliamı, 1871 Paris Komününden sonra Fransa’da bir sokak eyleminde en çok sayıda insanın devlet eliyle öldürüldüğü katliam demektir. Kateb Yacine şiirinde hep aynı soruyu sorar: ‘Fransız halkı her şeyi gördün, evet her şeyi kendi gözlerinle gördün, ve şimdi konuşacak mısın, ve şimdi susacak mısın?’1
17 Ekim 1961 katliamına giden güzergâh Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın dolambaçlı yollarıyla sıkı sıkıya ilişkiliydi. O dönemde Fransa ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) arasında başlayan bağımsızlık görüşmeleri askıya alınmıştı, 1961 yazı Paris’te yaşayan Cezayirliler için muazzam bir sömürgeci devlet şiddeti dalgasını göğüslemek anlamına gelecekti. 5 Ekim 1961’de Paris Emniyet Müdürü ve aynı zamanda eski bir Nazi işbirlikçisi Maurice Papon sadece Cezayirli işçiler için akşam 20:30’dan sabah 05:30’a kadar geçerli olacak ırkçı bir sokağa çıkma yasağı ilan etti. FLNFransa Federasyonuise bu ırkçı sokağa çıkma yasağına karşı Paris’te yaşayan tüm Cezayirlileri eylemler düzenleyerek barışçıl yollarla direnmeye çağırdı. 17 Ekim 1961 Pazar günü otuz bine yakın Cezayirli Paris’te çok büyük bir gösteri düzenledi, gösteri polisin saldırısıyla korkunç bir katliama dönüştü. Paris’in yoksul banliyölerinden, Nanterre’den, Seine-Saint-Denis’den ve Gennevilliers’den kent merkezine gelen göstericilerin bazıları sokaklarda ve metro istasyonlarında kıstırıldı ve üzerlerine ateş açıldı, bazıları şehir merkezinde öldüresiye dövülerek Seine Nehri’ne atıldı, bazıları gözaltına alındı, işkenceden geçirildi. 17 Ekim 1961 katliamında kaç kişinin katledildiğini bugün hala tam olarak bilmiyoruz ama tarihçiler katledilenlerin sayısının en az 200 olduğu hakkında anlaşırlar.2
Kateb Yacine Fransız halkına ‘her şeyi gördün ve şimdi susacak mısın’ diye seslenirken işte bu katliamı kastediyordu. Katliamdan hemen sonra kimin yayımladığı kesin olarak bilinmeyen ama polisin içinden sızdırıldığı tahmin edilen bir belge o günü şöyle tarif ediyordu: “Neuilly köprüsünün bir ayağında polis, öbüründe CRS isyan polisi, yavaşça birbirlerine doğru hareket ediyorlardı. Bu hudutsuz tuzağa yakalanan Cezayirliler devriliyorlardı ve sistematik bir şekilde Seine’e atılıyorlardı. En az yüz tanesi bu muameleye maruz kaldı. Kurbanların bedenleri her gün yüzeye çıkıyordu ve boğulmanın ve aldıkları darbelerin izleri seçilebiliyordu.”3 Paris’in göbeğinde gerçekleşen, sonrasında basın organlarında, parlamentoda tam olarak neler yaşandığı aylarca kamuoyu önünde tartışılan bu katliam için ‘görmedik, bilmiyorduk’ demek çok zor olmasına rağmen 17 Ekim 1961 çok uzun süre Fransa hafıza sahasından, öncelikle devlet eliyle ve son derece iradi bir şekilde, silindi.
Ancak 17 Ekim katliamını sadece Fransız devleti silmedi, aynı zamanda Fransız solu da büyük ölçüde, farkında olarak ya da olmayarak, bu silme işlemine katıldı. 17 Ekim 1961 katliamı ve katliamda öldürülen Cezayirlilerin hikayesi Fransız anti-faşist hareketinin daha önemli, esas hikayeleri altında kaldı, görünmez kılındı, büyük ölçüde silindi. 17 Ekim 1961’den birkaç ay sonra, 8 Şubat 1962’de bu kez Fransız Komünist Partisi ve CGT Sendikası Cezayir’de barışı desteklemek ve anti faşist bir blok oluşturmak için eylem çağrısı yaptı. Eylem yasaklandı ve polis eylemcilere saldırdı; Charonnes metrosu girişinde havasızlıktan, sıkışmadan ve kafataslarına aldıkları darbelerden toplam dokuz kişi yaşamını kaybetti. Katledilenlerin 13 Şubat 1962’deki cenaze töreni yarım milyon kişinin katılımıyla çok büyük gösteriye dönüştü.
17 Ekim katliamı üzerine en etraflı çalışmayı yapmış tarihçiler Jim House ve NeilMacmaster, Charonnes katliamının pek çok sebeple Fransız solu açısından Cezayir Savaşı’nın Fransa’daki en önemli politik olayı olarak kabul edildiğini söyler. House ve Macmasterbu sebepleri eylemde katledilenlerin Fransız, komünist militanlar olması; eylemin çağrısını Fransız solunun en köklü örgütlerinin yapmış olması; eylemin antifaşist karakteri ve eylemde katledilenler için yapılan cenaze töreninin çok büyük bir kitle gösterisine dönüşmesi olarak sayar. Charonnes katliamından sonra düzenlenen cenaze töreninin politik ve sembolik heybetiyle 17 Ekim’de yaşamını kaybeden yüzlerce insanın bedenlerinin akıbetinin belirsizliğini ve mezarsızlığını karşılaştırırlar. 17 Ekim katliamında yaşamını kaybedenlerin bir kısmının bedeninin bulunmamış olması bir yana mezarı olanların çoğu da yaşadıkları banliyölerde aileleri ve yoldaşları eliyle polis baskısı altındaki cenaze törenlerinde alelacele gömülmüşlerdir. Charonnes katliamının cenaze törenindeki anma konuşmalarında, bir kişinin bir kez referans vermesi dışında, 17 Ekim katliamı hiç anılmaz. Antifaşist Fransızların katledildiği bir gösteri sömürgecilik karşıtı Cezayirlilerin katledildiği başka bir gösteriyi örten bir şal işlevi görür. Charonnes Fransız solunun Cezayir savaşı hafızasının ayrıcalıklı ve seçilmiş olayı, katliamı haline gelir.4
Dolayısıyla hafıza sahasının pürüzleri ilk anda gözüktüğünden daha karmaşıktır; sadece devletler değil, sol hareketler hatta bazen anti-faşist direniş hareketleri de sömürgecilik karşıtı hareketlerin yürüttükleri politik mücadelenin ve maruz kaldıkları muazzam şiddetin üstünü örtebilirler. Sömürgecilik karşıtı direniş bazen sol/sosyalist/komünist hareketler tarafından sınıf mücadelesini ya da anti-faşist hareketi bölmekle, devrimci ya da Marksist karakterini seyreltmekle suçlanabilir. Bunun bir sonucu olarak da sömürgecilik karşıtı mücadelenin hem verdiği politik mücadele hem de maruz kaldığı şiddet bu çevreler tarafından silinebilir ya da layıkıyla ele alınmayabilir.
Tıpkı Kateb Yacine’in Fransız halkına söylediği gibi aslında bu çevreler de sömürgeci şiddeti ve buna karşı verilen politik mücadeleyi çok iyi biliyor, çünkü hepsini gördüler. Üstelik, sol hareketlerin içinden, azınlık da olsa, bu sömürgecilik karşıtı direnişe destek veren, onların politik mücadelesine güç katan, birlikte mücadele etmek için çaba sarf eden Fransız Komünist Partisi’nde azınlıkta kalan gruplara, Maocu gruplara, kimi sitüasyonist çevrelere, 68 hareketinin irili ufaklı ırkçılık ve sömürgecilik karşıtı kesimlerine kadar bir dizi örgüt ve inisiyatif de vardır. Dolayısıyla meseleyi bir bilme ve bilmeme sorunu olarak ele almak, sadece geniş toplumsal kesimler açısından değil, daha dar politik çevreler açısından da çok doğru gözükmüyor.
Geçen yazımda Türkiye için önerdiğim kavram olan sömürgeci afazya kavramını antropolog Ann Laura Stoler Fransa için, toplumsal unutma (amnezi) kavramı yerine önerir. Bu öneriyi yaptığı çalışmasında Stoler aynı zamanda Fransa’da ne kadar köklü, gelişmiş ve meseleye farklı açılardan bakan bir sömürgecilik/sömürgecilik sonrası çalışmaları literatürü olduğunun altını çizer.5 Bilme ve bilmeme açısından bakarsak Fransa akademisi aslında sömürgecilik ve ırkçılık meselesini bal gibi biliyordur, sadece önemini, çok boyutlu sonuçlarını ve bugün Fransız toplumunda hangi şekillerde devam ettiğini idrak etmeyi reddeder. Tam da bu nedenle zaten Fransa hafıza sahasına unutkan/amnezik demek yerine sömürgeci afazya ile oluşmuş, ırkçılığı ve sömürgeciliği unutmamış ama çok güçlü bir inkarın sonucu olarak sömürgecilik ve ırkçılığı layıkıyla düşünecek, konuşacak ve politika yapacak kavramlar, kelimeler ve tartışmalardan bilinçli olarak yoksun kalmış bir saha demek gerektiğini ileri sürer.
Bu noktada Türkiye’ye geçmek bize önemli bir alan açacaktır. Türkiye’de de sömürgecilik, ırkçılık gibi meseleler hiç tartışılmamış, hem akademide ve daha geniş Türkiye entelijentsiyası içinde hem de radikal politik hareketler başta olmak üzere politikada konuşulmamış falan değildir. Aksine, tıpkı Fransa’da olduğu gibi Türkiye’de de bu konuda güçlü bir birikim oluşmuştur. Akademik alana bakarsak şüphesiz öncelikle, Kürdistan’ı uluslararası bir sömürge olarak kavramsallaştıran, üstelik Türkiye’de bu konu akademi içinde neredeyse hiç konuşulmuyorken konuşan ve yazan, bunun bedelini de tam 17 yılı hapishanede geçirerek ödeyen İsmail Beşikçi ile başlamak gerekir. Beşikçi hocanın öncü çalışmalarından sonra da farklı kuşaklardan pek çok akademisyen Kürdistan’ı ya sömürge olarak kavramsallaştırmıştır ya da yaptıkları analizlerde Kürdistan’ı sömürgecilik/sömürgecilik sonrası çalışmalar paradigmasından yaklaşarak ele alırlar.
Bu çerçevede farklı kuşaklardan pek çok isim sayılabilir, Fikret Başkaya, Hamit Bozarslan, Ahmet Hamdi Akkaya, JoostJongerden, Nazan Üstündağ, WelatZeydanlıoğlu, Cengiz Güneş,Uğur Ümit Üngör, Nükhet Sirman, Bülent Küçük, Bilgin Ayata, Zeynep Gambetti gibi isimler farklı şekillerde sömürgecilik tezlerini ya da post kolonyal çalışmaların kavramlarını seçici olarak kendi çalışmalarında kullandılar. Bu listeye daha yeni kuşaktan Barış Ünlü’yü ve Türklük Sözleşmesi kavramsallaştırmasını mutlaka eklemek gerekir. Ünlü yeni kuşak okurlar üzerinde neredeyse İsmail Beşikçi’ye benzer bir etki yarattı ve 2018 yılında yayımladığı Türklük Sözleşmesi kitabının çok ciddi bir yankısı oldu.
Bu yazıda bu konuda çalışan herkesi tüketici bir şekilde saymak mümkün değil elbette ama özellikle hem bir dönem Toplum ve Kuram dergisi etrafında kümelenmiş genç entelektüelleri ve hem de Kürt araştırmaları, devlet şiddeti, politik hareketlerve Osmanlı/Türkiye tarihi alanında çalışan yeni kuşak araştırmacıları, Ayhan Işık, Haydar Darıcı, Serra Hakyemez, Adnan Çelik, Güllistan Yarkın, Zozan Pehlivan, Delal Aydın, Dilan Okçuoğlu, Mehmet Kurt, Zeynep Türkyılmaz, Yeşim Yaprak Yıldız, Naif Bezwan, Yasin Sunca, Engin Sustam, Sebahattin Şen, Serdar Ay, Bahar Şimşek, DîlawerZeraq, Dilar Dirik, SardarSaadi, Özlem Biner ve Onur Günay gibi isimleri de eklemek isterim. 1990’lı yıllarda zorla kaybedilenler üzerine yazdığım kendi doktora tezimi de bu çizginin bir parçası olarak görüyorum.6
Bu konuda herkesi kapsayan bir liste yapmak bu yazının sınırlarını çok aşar ve zaten amacım da bu değil. Bu yazıda esas amacım, Türkiye’de de tıpkı Fransa’da olduğu gibi, Kürdistan meselesini sömürgecilik tartışması içinde ya da sömürgecilik sonrası literatürün kavramlarıyla ele alan sofistike bir literatürün, hem de oldukça uzun bir zamandır oluştuğunu ileri sürmek. Kesintili, eklektik ve Fransa örneğiyle karşılaştırırsak anaakım akademinin çok daha marjında şüphesiz ama bu yine de önemli bir entelektüel birikim anlamına gelir. Dolayısıyla Türkiye’de de tıpkı Fransa’da olduğu gibi, Kürdistan’ı sömürgecilik ya da sömürgecilik sonrası çalışmalar çerçevesinde ele alan ciddi bir entelektüel birikim oluştuğuna göre Türkiye entelijentsiyanın farklı kesimlerinin bunları bilmediğinden söz etmek zordur. Olsa olsa, Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi kitabında ileri sürdüğü gibi bilinçli olarak kurulmuş bir bilme eksikliğinden söz edilebilir.
Politik alana bakarsak ise entelektüel alandan çok daha güçlü aktörlerin sömürgecilik ve sömürgecilik sonrası kuramların tezlerini ileri sürdüğünü ve bu argümanlarla politika yaptığını görürüz. Her ne kadar Kürdistan bir sömürgedir tezinin ilk sahibinin kim olduğuna dair ciddi tartışmalar olsa da bu tezi 1975 yılı sonrası Özgürlük Yolu, Rizgari ve Kawa gibi legal dergilerdeki yazılarda ve elbette Kürdistan İşçi Partisi’nin (PartiyaKarkerênKurdistan – PKK) 1977 yılından sonra illegal olarak yayımladığı broşür ve kitapçıklarda bulmak mümkündür. Ahmet Hamdi Akkaya sömürge tezinin 1970’lerin sonundan itibaren yarattığı etkiyi şöyle anlatır: ‘Sonuçta bütün Kürt örgütleri, bu çerçevede 1970’lerin ortalarından itibaren, Kürt hareketinin kurucu tezi olarak ortaya çıkan sömürge tezi temelinde, bir yandan Türk solu ile tartışmalar yürütürken, diğer yandan da başka ülkelerden örnekler bularak kendi tezlerinin doğruluğunu savunmaya çalıştılar. Bu çerçevede örneğin bir başka yarı (veya yeni) sömürge ülke durumundaki Etiyopya’nın sömürgesi olarak Eritre veya Portekiz ile Angola arasındaki ilişkiler en çok verilen örnekler oluyordu.’7
1980 sonrası ise PKK hareketinin faaliyetlerini yaygınlaştırması, sömürgecilik tezini artık kimsenin görmediği ve duymadığı bir tez olmaktan çıkardı. Hareketin siyasi, toplumsal ayaklarını oluşturması sömürgecilik tezinin yayılmasını ve geniş kitleler tarafından en azından duyulmasını sağladı. Dolayısıyla, yine tıpkı Fransa örneğinde olduğu gibi, sömürgecilik de en azından politikayla iştigal eden çevrelerin hiç duymadığı, hiç bilmediği bir tez değildi. Bu tezleri Türkiye devrimci hareketleri ve hatta anaakım siyasi çevreleri, özellikle de 1980’lerden beri, giderek başarı kazanan, siyasi ve kültürel ayaklarını oluşturan bir hareket nezdinde düzenli olarak duyuyordu.
1990’lı yıllar boyunca ise, Kürt savaşının giderek sertleştiği ve özel harp aygıtının yeni kontrgerilla taktikleriyle Kürt hareketini destekleyen Kürtleri zorla kaybetmeler ve yasadışı infazlarla yok ettiği zamanlarda, tüm bu devlet şiddeti pratikleri anaakım medyadan yaygın biçimde duyuruluyordu. Zorla kaybetmeler üzerine doktora tezimi yazarken konunun Hürriyet gibi anaakım gazetelerde ne kadar sıklıkla ele alındığını buna rağmen Türkiye akademisinde nasıl sistematik bir şekilde görmezden gelindiğini fark edince şaşırmıştım. Zorla kaybetme suçu, Kürdistan’da ve Türkiye’nin diğer illerinde, hem saklama hem de göstere göstere icra etme üzerine dayalı bir gizleme/kamusal alanda gösterme diyalektiğiyle işleniyordu. Suçun amacına ulaşması için belirli unsurlarının gizlenmesi gerektiği gibi yaratması hedeflenen korku ve yıldırmanın gerçekleşmesi için de belirli unsurların göstererek, hatta gürültülü bir şov aracılığıyla sahnelenmesi gerekiyordu. Dolayısıyla mesele ne sadece entelektüel ne de politik bilgi meselesiydi; geniş kitlelerin bazı şeyleri görmesi gerekiyordu ve Kürt savaşı boyunca pek çok suç göstererek icra edilmişti.
2000’li yıllar boyunca, Kürt hareketi hem Türkiyelileşme tezleri çerçevesinde yüzünü Türkiye politikasına dönünce hem de sol bir merkez olma konumunda ısrar etmeye devam ettikçe Türkiye devrimci hareketlerinden pek çok yapı, örgüt ve inisiyatif Kürt hareketiyle ilişkiye girdi. Kimi dirsek temasına girerek kimi de güçlü ittifaklar oluşturarak Kürt hareketinin özellikle çatı örgütleriyle ciddi bağlar kurdu. Üstelik, bu tartışma, yani kim neyi biliyor tartışması, 2015 sonrası Kürt savaşının yeniden keskinleştiği dönemde aslında biraz da anlamsız hale geldi. 2015 sonrası yaşanan devlet şiddeti, sosyal medyadan anaakım yayın organlarının haber bültenlerine canlı biçimde, bol görselle, fotoğraflarla ve video kayıtlarıyla, türlü ayrıntıyla kamuoyuna servis edildi. Yine de 2000 sonrası oluşmuş Türkiye hafıza sahası, sömürgecilik karşıtı ve sömürgecilik sonrası literatürün kavramlarını kullanan karmaşık entelektüel ve politik bilgiden pek de yararlanmadı; dilini, üslubunu ve kavramlarını büyük ölçüde sadece insan hakları retoriğiyle, bireysel mağduriyet hikayeleriyle ve kişisel hak ihlali tecrübeleriyle sınırlandırdı.
Bugün kitle iletişim araçlarının ve sosyal medyanın geldiği noktada zaten görmeme, bilmeme tezini ileri sürmek oldukça güçleşti. Elbette yine de toplumun bir kesimi olup bitenden görece habersiz kalıyor olabilir; ama sert gerçek bize toplumun geniş kesimlerinin olup biten sömürgeci şiddeti gördüğünü, bildiğini ve belki de en kötüsü büyük ölçüde onayladığını söylüyor. Dolayısıyla burada, örneğin toplumsal unutma (amnezi) yaklaşımının ileri sürdüğü gibi bilmeyen veya unutmuş toplumsal kesimlerle bir hafıza mücadelesine girmiş değiliz. Aksine bilen ve bilinçli olarak belirli konuları konuşmaktan, hakkaniyetle tartışmaktan uzak duran kesimlerle karşı karşıyayız. Türkiye hafıza sahasının muhalif kesimlerinin ön varsaydığı gibi, Ermeni Soykırımı ya da Kürdistan gibi kimi terimleri kullanmazsak, kolayca ikna edebileceğimiz bilgisiz bir kalabalık değil karşımızdaki.
Türkiye hafıza sahasının temel sorunu örtük bir şekilde ima edildiği gibi pedagojik bir sorun değil politik bir sorundur. Onlara kibarca, hafif kandırır gibi, kendimizi gizleyerek, kimi kelimeleri kullanmaktan imtina ederek ne kadar ulaştığımız tartışmalı. Eğitilecek çocuklarla karşı karşıya değiliz, zaten ‘çocuk eğitimi’nin de nasıl olması gerektiğine dair çeşitli ve ihtilaflı fikrin olduğunu da çoktan öğrenmiş durumdayız. Karşımızda bilgisiz, cahil kesimler yok; çok uzun sürmüş bir inkarın şekillendirdiği ve sömürgeci afazi sonucu belirli kavramlardan, kelimelerden düşünme biçimlerinden ve tartışmalardan bilinçli bir şekilde geri kalmış, yoksun bırakılmış ırkçı, milliyetçi ve sömürgeciliği onaylayan bir kalabalık var. Belki de Kateb Yacine gibi konuşmanın zamanı gelmiş de geçiyordur, şu soruyu sormanın zamanı belki de çoktan gelmiştir: ‘Türk halkı, her şeyi gördün, ve şimdi konuşacak mısın, ve şimdi susacak mısın?’
Önceki Haber
Sonraki Haber
– Mehmet Nuri Özdemir –
– Reyhan Hacıoğlu –
– Ruşen Seydaoğlu –
– Özgür Sevgi Göral –
– Mehmet Nuri Özdemir –
– Yüksel Genç –
– Onur Hamzaoğlu –
– Nazan Üstündağ –
– Cuma Daş –
– Erdal Doğan –
Güncel
Manşet
Manşet
Manşet
Dünya
Manşet
Ekonomi
Güncel
Güncel
Manşet
Güncel 10 Ocak 2022
Politika 10 Ocak 2022
Politika 10 Ocak 2022
Manşet 10 Ocak 2022
Güncel 10 Ocak 2022
Güncel 10 Ocak 2022
Güncel 10 Ocak 2022
Güncel 10 Ocak 2022
Güncel 10 Ocak 2022
Güncel 10 Ocak 2022
Bizi sosyal medyadan da takip edebilirsiniz.
Copyright © 2022 Tüm Hakları Saklıdır.

source

Sosyal Hesabınızda Paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.